KİTAP: Büyük Güç Rekabeti Çağında Anti-Emperyalizm

ABD, Çin, Rusya, AB ve Japonya Arasında Hızlanan Rekabetin Arkasındaki Faktörler

Sol Analizin Eleştirisi ve Marksist Perspektifin Anahatları

Michael Pröbsting, Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT) Uluslararası Sekreteri, Ocak 2019

 

Bu çeviri köstebek kolektif tarafından yapılmıştır.

 

Download
BOOK Defeatism in Imperialist States_TUR
Adobe Acrobat Document 4.8 MB

 

 

İÇİNDEKİLER

 

 

Giriş

 

 

Bölüm 1: 21 'inci Yüzyılda Emperyalizmin Özellikleri

 

I. Kapitalizmin Tarihi Krizi

 

II. Kapitalistlerin İşçi Sınıfına Karşı Küresel Saldırısı

 

III. Kapitalizm ve Göçün Artan Önemi

 

IV. Emperyalist Büyük Güç İçin Marksist Kriterler

 

V. Çin ve Rusya'nın Yeni Büyük Güçler Olarak Ortaya Çıkışı

 

VI. Emperyalistler Arası Rekabetin Hızlanması ve Küresel Ticaret Savaşı

 

VII. Emperyalist Büyük Güçler: Bazı Tarihsel Karşılaştırmalar

 

 

Bölüm 2: Günümüz Dünyasında Büyük Güçler Rekabetinin Modern Revizyonist Teorileri

 

VIII. Revizyonist Badana: Pekin'in “Sosyalizminin” Stalinist ve Bolivarcı Hayranları

 

IX. Revizyonist Badana: Rusya ve Çin ne Kapitalist ne de Büyük Güçler (PO/CRFI)

 

X. Revizyonist Badana: Çin ve Rusya, Büyük Güçlerden Çok Yarı Koloniler (LIT/UIT/FT)

 

XI. Revizyonist Badana: “Emperyalizm” Kategorisinin Hiçbir Anlamı Olmadığında (CWI/IMT/IST)

 

XII. Üçüncü Dünya Savaşı Kaçınılmaz mı? (Michael Roberts Üzerine Kritik Notlar)

 

XIII. Uluslararası Bir Sınıf Olarak Proletarya

 

XIV. Emperyalist Savaşa Karşı Mücadelenin Enternasyonalist Karakteri ve Stalinist “Tek Ülkede Sosyalizm” Teorisinin Sosyal-Yurtsever Doğası

 

XV. “Savaş, Siyasetin Başka Yollarla Devam Etmesidir” Özdeyişinin Anlamı

 

XVI. Birleşik Bir Strateji Olarak Devrimci Yenilgilik

 

XVII. Savaş ve Devrim Arasındaki İlişki

 

XVIII. Emperyalist Devletler Arasındaki Çatışmalarda Devrimci Yenilgicilik: Marksist Klasikler

 

XIX. Emperyalist Devletler Arasındaki Çatışmalarda Devrimci Yenilgicilik: Programatik Bileşenler (1)

 

XX. Emperyalist Devletler Arasındaki Çatışmalarda Devrimci Yenilgicilik: Programatik Bileşenler (2)

 

XXI. Emperyalist Devletler ve Ezilen Halklar Arasındaki Çatışmalarda Devrimci Yenilgicilik

 

XXII. Devrimci Yenilgicilik ve Göçmenlerin Tam Eşitliği için Mücadele

 

XXIII. Büyük Güç Rekabeti Karşısında Sol: Batı Yanlısı Sosyal-Emperyalistler

 

XXIV. Büyük Güç Rekabetiyle Yüzleşen Sol: Doğu Yanlısı Sosyal-Emperyalistler (Stalinistler)

 

XXV. Büyük Güç Rekabeti Karşısında Sol: Doğu Yanlısı Sosyal-Emperyalistler (Stalinist Olmayanlar)

 

XXVI. Tersine Çevrilmiş Sosyal-Emperyalizm ve Rusya ile Çin'in "Anti-Emperyalist" İtirazları Üzerine

 

XXVII. Büyük Güç Rekabeti Karşısında Sol: Rusya ve Çin'in Emperyalist Karakterini Sonuç Çıkarmadan İnkâr Edenler

 

XXVIII. Büyük Güç Rekabeti Karşısında Sol: Eklektik Sosyal-Pasifistler

 

XXIX: Büyük Güç Rekabeti Çağında Devrimci Dünya Partisini İnşa Etmek

 

 

 

Giriş

Zamanımızın en büyük sorunlarından biri, emperyalist Büyük Güçler - ABD, Çin, AB, Rusya ve Japonya arasındaki hızlanan rekabettir. Dolayısıyla, diplomatik kavgalar, yaptırımlar, ticaret savaşları, askeri gerilimler ve nihayetinde bu Büyük Güçler arasındaki büyük savaşlar, önümüzdeki tarihi dönemin öne çıkan özellikleridir. ABD ve Çin arasındaki yaklaşmakta olan Küresel Ticaret Savaşı, Güney Çin Denizi'ndeki gerilimler, Batı ile Rusya arasındaki yaptırımlar - tüm bunlar, Büyük Güç rekabeti meselesinin en yüksek güncelliğini gösteriyor.

Bu gelişmeler, Büyük Güçlerin ezilen halklara karşı artan saldırganlığıyla yakından ilişkilidir - 2001'den bu yana “Terörle Savaş” incir yaprağı altında kitlesel olarak hızlanan bir olgudur.

Bu nedenlerle, emperyalist dünya sisteminin doğasını anlamanın hayati önemini her zaman vurguladık. Modern çağın Marksist teorisine dair böyle bir kavrayış olmaksızın, Büyük Güçlerin emperyalist karakterini tanımak imkansızdır. Eski emperyalist dünya düzeninin uzun vadeli efendilerine (hegemon olarak ABD ve müttefik güçler olarak AB ve Japonya) meydan okuyan yeni emperyalist güçlerin – Çin ve Rusya – ortaya çıkışı göz önüne alındığında, bu özellikle acil bir meseledir.

Sonuç olarak, dünya kapitalizminin temel çelişkilerinin teorik olarak doğru bir şekilde anlaşılması, sosyalistlerin açık bir anti-emperyalist duruş sergilemelerinin ön koşuludur - bugün Marksistler için, özellikle de emperyalist canavarın kalbinde faaliyet gösterenler için en önemli görevlerden biridir.

Emperyalist ülkelerdeki böyle bir Marksist anti-emperyalist mücadele programı, Defeatism veya daha doğrusu Devrimci Yenilgi olarak bilinir hale geldi. Bu program, basit bir formülle özetlemek gerekirse, her bir emperyalist Büyük Güç için her türlü desteği reddetmek, bunlardan herhangi birine karşı tüm kurtuluş mücadelelerini desteklemek ve tüm ülkelerdeki emperyalist egemen sınıfı yenmek için sınıf mücadelesini ilerletmek için tüm zorluk ve krizlerden yararlanmak. Örgütümüz, Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT), yakın zamanda bu konuda önemli bir belge yayınladı (“Emperyalist Devletlerde Devrimci Yenilgi Üzerine Tezler”). Bu programlı belge burada bir ek olarak yeniden yayınlanmıştır.[1]

Elinizdeki kitap temel olarak dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Büyük Güçler arasındaki rekabete odaklanarak, konumuzla ilgili olan emperyalizmin çeşitli özelliklerini ele alıyoruz. Bu nedenle, emperyalizmin tüm yönlerinin kapsamlı bir analizi değil, birkaçına odaklanıyor. Kendimize böyle bir prosedüre izin veriyoruz çünkü RCIT'in diğer kitap ve broşürlerinde günümüz emperyalizminin sayısız meselelerini zaten ele almış bulunuyoruz.[2] İkinci bölümde, bir dizi sol parti ve örgüt tarafından detaylandırıldığı şekliyle Büyük Güç rekabetinin analizini tartışıyoruz. Onların pozisyonunu eleştirirken, argümanlarımızı savunuyor ve geliştiriyoruz. Bu süreçte bir dizi tarihi ve gerçek gerçekleri sunuyoruz. Ayrıca bu sol örgütlerin argümanlarını, Lenin ve Troçki tarafından detaylandırıldığı şekliyle Marksist emperyalizm teorisiyle karşılaştırıyoruz.

Üçüncü bölüm, yenilgicilik programının temel bileşenlerini – Büyük Güçler arasındaki ve ayrıca emperyalist devletler ve yarı-sömürge ülkeler, sırasıyla ulusal azınlıklar ve göçmenler arasındaki çatışmalar konusunda – detaylandırıyor. Marksist klasiklerin bu konuda neler söylediğini ve bunun bugün için neden geçerli olduğunu açıklıyoruz. Ayrıca, Lenin ve Troçki'nin zamanlarından bu yana hangi siyasi ve sosyal değişikliklerin meydana geldiğini ve bunların yenilgicilik programı üzerindeki sonuçlarının neler olduğunu da analiz ediyoruz.

Bu çalışmanın dördüncü bölümünde, bir dizi sol örgütün anti-emperyalist mücadele konusundaki yaklaşımını tartışıyoruz. Yine onların pozisyonlarını Marksist açıdan bir eleştiriye sunuyor ve argümanlarımızı sayısız örnekle detaylandırıyoruz. Bir dizi gücün, anti-emperyalist bir duruş sergilediklerini iddia ederken, aslında şu ya da bu Büyük Güç'ün yanında yer aldığını gösteriyoruz. Başka bir deyişle, onlar anti-emperyalist değil, daha çok açık ya da gizli sosyal-emperyalisttirler.

Emperyalist savaşa ve saldırganlığa karşı mücadelede Marksistlerin görevlerinin bir özetiyle kitabı sonlandırıyoruz.

Son olarak bir “uyarı”: Bu kitap “tarafsız” bir bakış açısıyla yazılmamıştır. Büyük Güçler arasında hızlanan rekabete ve mazlum halklara karşı emperyalist saldırganlığa kayıtsız değildir. Tüm Büyük Güçlere karşı ve işçilerin ve ezilenlerin tüm kurtuluş mücadelelerini desteklemek için bir tavır alır! Bu nedenle, bize göre böyle bir anti-emperyalist tavır almakta başarısız olan sol örgütlere karşı polemik yapıyor. Dolayısıyla bu eser, ticari bir başarı elde etmek amacıyla değil, anti-emperyalist aktivistler için bir rehber olması amacıyla yazılmıştır. Piyasada zaten sayısız en çok satanlar var. İhtiyaç duyulan şey, gerçek Marksist edebiyattır! Lenin, “devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz” demeyi severdi.[3] Bu içsel gerçek önemini kaybetmedi.

Bu çalışmada tartışılan konuların anlaşılmasının her zaman kolay olmadığının tamamen farkındayız. Bu, oldukça yakın zamanda ortaya çıkan fenomenleri tartıştığımız için özellikle doğrudur (örneğin, Çin ve Rusya'nın emperyalist Büyük Güçler olarak ortaya çıkması gibi). Birçok sosyalist, yalnızca ABD, Batı Avrupa ve Japonya'nın emperyalist devletler olduğu fikri gibi eski formüle bağlı kalmayı tercih edebilir. Bununla birlikte, son on yılda dünya politikasındaki önemli değişiklikleri kaçırdığı için bu tür “muhafazakarlığı” son derece tehlikeli buluyoruz. Troçki'nin teorik analizin nesnel gelişmelere ayak uydurabilmesinin önemine ilişkin gözlemi tamamen geçerliliğini koruyor.

“Doğru bir teorik yönelimin muazzam pratik önemi, en çarpıcı şekilde, hızlı siyasi değişimlerin, durumdaki ani değişikliklerin akut bir toplumsal çatışma döneminde ortaya çıkıyor. Böyle dönemlerde siyasi anlayışlar ve genellemeler hızla tükenir ve ya tam olarak değiştirilmesini (ki bu daha kolaydır) ya da bunların somutlaştırılmasını, kesinleştirilmesini veya kısmen düzeltilmesini (ki bu daha zordur) gerektirir. Alışılagelmiş kalıpları altüst eden ve iki kat sürekli teorik dikkat gerektiren her türlü geçiş, ara durum ve kombinasyon bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Kısacası, barışçıl ve "organik" dönemde (savaştan önce) insan hâlâ birkaç hazır soyutlamadan elde edilen gelirle geçinebiliyorsa, zamanımızda her yeni olay, diyalektiğin en önemli yasasını zorla eve getiriyor: Hakikat, her zaman somuttur.”[4]

Bu kitabın, Büyük Güçler arasında hızlanan rekabetle ilgili karmaşık teorik ve taktik sorunları netleştirmeye yardımcı olacağını umuyoruz. Aktivistlerin ve bu meseleleri anlamakla ilgilenen herkesin, zamanımızın en önemli sorularından birini daha kapsamlı bir şekilde kavramasına ve bundan gerekli sonuçları çıkarmasına yardımcı olursa, amacını gerçekleştirmiş olacaktır.

Son olarak, bu kitap, yazarın RCIT'deki bazı yoldaşlarıyla yaptığı toplu tartışmalardan yararlandı. Özellikle, yıllardır birlikte fikir ve argüman geliştirme ayrıcalığına sahip olduğum ve teorimizin programatik çerçevesini geliştirmede merkezi bir rol oynayan Nina Gunić yoldaşa teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca, bu kitabın hazırlanmasında yalnızca bir dizi anlayışlı yorumla değil, aynı zamanda Rusça kaynaklardan birçok alıntının çevirisini sağlayarak yardımcı olan yoldaş Petr Sedov'a şükranlarımı sunmak istiyorum.

 

Bölüm 1: 21 'inci Yüzyılda Emperyalizmin Özellikleri

I. Kapitalizmin Tarihi Krizi

“Emperyalist Devletlerde Devrimci Yenilgi Üzerine Tezler”imizde belirttiğimiz gibi, devletler ve sınıflar arasındaki çelişkilerin küresel ölçekte hızlanması ancak daha geniş bir tarihsel bağlama, dünyaya hakim olan kapitalist sistemin çöküşüne bakıldığında anlaşılabilir. Bu düşüş, tüm kapitalist ülkelerin egemen sınıfını, birbirlerine olduğu kadar işçi sınıfına ve ezilen halka yönelik saldırılarını hızlandırmaya zorlamaktadır. Bu nedenle, tüm emperyalist devletlerin egemen sınıflarının çaba gösterdiği, kapitalizmin böyle bir tarihsel kriz döneminde görüyoruz:

 

  1. İşçi sınıfının sömürülmesinin yoğunlaştırılması;
  2. Bu ülkelerde göçmenlere yönelik baskı ve aşırı sömürünün yoğunlaştırılması;
  3. Yarı-sömürge ülkelerin baskı ve aşırı sömürüsünün yoğunlaştırılması;
  4. “Terörle Savaş” ikiyüzlü ifadesi altında (özellikle Ortadoğu ve Afrika'da) yarı-sömürge dünyada askeri müdahalelerini ve saldırgan savaşlarını yoğunlaştırmaları;
  5. Rakiplere karşı yaptırımların ve ticaret savaşlarının kullanımının artırılması;
  6. Rakiplere karşı silahlanma ve militarist propagandanın hızlandırılması (ABD ve Japonya'ya karşı Çin, ABD ve AB'ye karşı Rusya vb.).

 

İlerleyen bölümlerde bu analizi birkaç olgu ve rakamla açıklayacağız. Büyük Güçler arasındaki rekabetin son zamanlarda hızlanmasının arka planına kısa bir genel bakışla başlayalım. Dünyanın durumu, üretici güçler ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin derin bir hızlanmasıyla karakterize edilir. Sonuç olarak, 1970'lerden bu yana durgunluğa doğru bir eğilim deneyimledik - 2008'de yeni tarihi dönemin başlangıcından bu yana tamamen çürümeye dönüşen bir eğilim.

 

Kapitalizmin bu tür çürümesi, dramatik iklim krizine ve bunun sonucunda ortaya çıkan çevresel felaketlere, artan yoksulluğa ve dünya üretiminin büyüme oranlarındaki düşüşe yansır. Bunu başka bir yerde ayrıntılı olarak ele aldığımız için, resmi burjuva kurumlarından birkaç rakam ve tablo sunmakla yetiniyoruz.[5]

 

 

 

 

 

Şekil 1. Kişi Başına Reel Brüt Küresel Hasıla Büyüme Hızı, 1961-2015[6]

 

 

Tablo 1. Küresel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla gelişimi, 1960–2010 (mutlak sayılar ve ortalama yıllık büyüme ile)[7]

 

Mutlak rakamlarla küresel GSYİH

 Yıllık ortalama büyüme oranı (5 yıl)

Ortalama yıllık büyüme oranı (10 yıl)

 1960: 7279

 

 

 1965: 9420

 1960–1965: +5.88%

 

 1970: 12153

 1965–1970: +5.80%

 1960–1970: +5.84%

 1975: 14598

 1970–1975: +4.02%

 

 1980: 17652

 1975–1980: +4.18%

 1970–1980: +4.09%

 1985: 20275

 1980–1985: +2.97%

 

 1990: 24284

 1985–1990: +3.95%

 1980–1990: +3.46%

 1995: 27247

 1990–1995: +2.44%

 

 2000: 32213

 1995–2000: +3.64%

 1990–2000: +3.04%

 2005: 36926

 2000–2005: +2.93%

 

 2010: 41365

 2005–2010: +2.40%

 2000–2010: +2.66%

 

Açıklama: GSYİH rakamları milyarlar olarak sabit 2000 ABD doları cinsindendir. Büyüme rakamları, beş on yıllık döngünün (hesaplamalarımız) ilgili ortalamalarıdır.

 

Tablo 2. Sanayi Büyüme Oranları, Seçilmiş Ülkeler ve Bölgeler, 1870–2014  (Yüzde)[8]

 

Groups

1870-1890

1890-1913

1913-1920

1920-1938

1938-1950

1950-1973

1973-1990

1990-2007

2007-2014

Almanya, İngiltere, ABD

3.1

3.4

1.4

1.9

0.9

5.2

1.1

2.1

0.2

Almanya, Japonya, ABD

 

 

 

 

 

7.9

2.4

2.2

0.3

Avrupa çevresi

4.7

5.0

-6.5

4.7

3.6

8.9

3.3

2.8

0.0

Asya

1.5

4.2

5.2

4.2

-1.7

8.5

5.8

4.2

4.1

Latin Amerika ve Karayipler

6.4

4.4

3.4

2.8

5.3

5.7

2.7

2.2

1.0

Ortadoğu ve Kuzey Afrika

1.7

1.7

-5.8

4.9

6.0

6.2

6.1

4.5

3.2

Sahra Altı Afrika

 

 

13.4

4.6

8.6

5.5

3.5

3.9

4.1

 

 

 

Tablo 3. Dünya çıktı büyümesi: 2001-2017 yıllık yüzde değişimi (Sabit 2005 dolar ile Gayri Safi Yurtiçi Hasıla)[9]

 

2001-08

 2008

 2009

 2010

 2011

 2012

 2013

 2014

 2015

 2016

 2017

 3.2

 1.5

 -2.1

 4.1

 2.8

 2.2

 2.3

 2.6

 2.6

 2.2

 2.6

 

 

 

Şekil 2. Küresel Çıktı ve Dünya Ticareti, seçilen ülke grupları ve dönemleri, 1870-2016[10]

 

 

Açıklama: Daha koyu alanlar, gelişmiş ülkelerin karşılık gelen dünya kümelerine katkısını temsil eder. Veriler, 1870 ile 1973 arasında sabit 1990 doları ve 1973 ile 2016 arasında sabit 2010 doları kullanılarak hesaplanan gerçek yıllık bileşik büyüme oranlarını temsil eder.

 

“Güneyin Büyük Soygunu” kitabımızda da gösterdiğimiz gibi, bu düşüşün kalbi eski emperyalist devletler – Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya – kapitalist değer üretiminin büyük ölçüde Çin’e ve Batı Avrupa’ya kaymasına neden oldu. yarı sömürge dünya.

 

Bu kayma, kapitalist değerin çoğunu yaratan sektör olan dünya endüstriyel üretimindeki çarpıcı değişikliklerle gösterilir. Tarihsel olarak, eski emperyalist ülkeler (burjuva iktisatçılar tarafından genellikle “gelişmiş ülkeler” olarak adlandırılır) kapitalist değer üretiminin merkezi olmuştur.

 

Sovyet iktisatçısı SL Wygodski'nin bir araştırmasına göre, 1938'de emperyalist ülkeler dünya imalatında %91,7'lik bir paya sahipken (yarı)sömürge ülkeler ise %8,3'lük bir paya sahipti.[11] 1985 yılına gelindiğinde, sözde “gelişmiş ülkeler” hala dünya imalatının %80,8'ini oluşturuyordu. O dönemde “gelişmekte olan ülkeler” ise dünya sanayi ürününün %19.2'sinin kaynağı olmaya devam ediyordu. 2015 yılına gelindiğinde, “gelişmiş ülkeler” artık sadece %56,3'lük bir paya sahipken, “gelişmekte olan ülkeler”in payı %43,7'ye yükseldi (yani iki katından fazla). (Bkz. Tablo 4) Bir yana, “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinin farklı türdeki devletleri, yani yarı-sömürge ülkeleri, Çin ve eski SSCB'yi karıştırdığını belirtiyoruz.

 

Tablo 4. Bölgelere Göre İmalat Payı, 1985 ve 2015 (% olarak)[12]

 

 

 1985

 2015

Dünya

 100%

 100%

Gelişmiş Ülkeler

 80.8%

 56.3%

Gelişmekte olan ülkeler

 19.2%

 43.7%

 

Ancak yukarıda bahsi geçen kitapta açıkladığımız gibi, bu rakamlar hala yaşanan gerçek değişimi büyük ölçüde hafife alıyor. Gerçekte, Güney'deki gerçek değer yaratımı, resmi rakamların önerdiğinden çok daha büyüktür ve tersine, Kuzey'deki gerçek değer yaratımı çok daha küçüktür. (Temelde, Güney'de yaratılan değerin önemli bir kısmı, Kuzey'de yaratıldığı şekliyle resmi rakamlarda görünmektedir.)

 

Kapitalist değer üretiminin eski emperyalist metropollerden bu çarpıcı şekilde kaymasının bir başka göstergesi, toplam çalışılan saat sayısına yansıyan ekonomi genelinde istihdam edilen toplam emek miktarının evrimidir. Şekil 3'te gördüğümüz gibi, 1993 ile 2014 yılları arasında küresel olarak çalışılan toplam saat sayısı yaklaşık %37 arttı. Bununla birlikte, çalışılan toplam saat artış hızı, "düşük ve düşük-orta gelirli" olarak adlandırılan ülkelerde (yani daha yoksul, yarı-sömürge ülkeler) çok daha yüksek olmuştur. Bu ülkelerde çalışılan saat sayısı %65 arttı. Buna karşılık, “yüksek gelirli” ülkelerde (yani Batılı emperyalist ülkelerde) çalışılan toplam saat aynı dönemde sadece yaklaşık %20 arttı. “Üst-orta gelirli” ülkelerde ise yaklaşık %27 arttı.

 

Şekil 3. Toplam çalışma saatlerinin (1993 - 2014) evrimi[13]

 

 

Bir yan işaret olarak, birkaç burjuva düşünce kuruluşunun “Batı'nın düşüşüne” ve “yükselen piyasaların” durdurulamaz yükselişine karşı uyarıda bulunduğunu not ediyoruz. Örneğin, İngiltere merkezli önde gelen bir düşünce kuruluşu olan PricewaterhouseCoopers, 2050 yılına kadar en önemli on ekonominin sırasıyla Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Endonezya, Japonya, Brezilya, Almanya, Meksika, Birleşik Krallık ve Rusya (piyasa döviz kurlarıyla ölçülen GSYİH) olacağını tahmin ediyor.[14] Bu tür tahminlere ihtiyatla yaklaşmak gerekirken, bunlar eski emperyalist güçlerin düşüşünü ve Batı'nın tam bir özgüven krizini yansıtıyor.[15]

 

Kapitalizmin çöküşünün bir başka göstergesi de, geçmiş çalışmalarda tartıştığımız gibi, ekonomik küreselleşmenin durgunluğu ve artan korumacılık eğilimidir. Bu gelişme Marksistler için sürpriz değil. Geçmişte Küreselleşmenin sonunu ve bireysel Büyük Güçler veya Büyük Güç ittifakları etrafında bölgesel blokların oluşmasını öngörmüştük.

 

“Bu kitapta küreselleşme sürecini özetledik ve “Küreselleşme = Uluslararasılaşma + Tekelleşme” formülünü sunduk. Muazzam miktarda birikmiş sermayenin, üretici güçlerin gelişmesinin vb. bir dünya pazarını gerektirdiğini açıkladık. 1920'lerde ve 1930'larda ABD egemen sınıfı arasında böyle bir eğilim olduğu için, göreli izolasyona geri dönüş bugün mümkün değil.

 

Ancak, kârlar ve ekstra kârlar için iyileştirilmiş koşullar yaratan aynı küreselleşme sürecinin aynı zamanda muazzam çelişkiler ve krizler yarattığını da belirtmiştik. Ayrıca, kapitalizm ulusal devletlere dayanır ve var olduğu sürece de dayanacaktır. Onlar olmadan kapitalist egemen sınıflar ne kendi iç sömürü temellerini örgütleyebilirler ne de dünya pazarında destek için şiddet uygulayarak soygun yapabilirler.

 

Ancak Büyük Güçler arasında artan rekabet bu küreselleşmeyi baltalamaktadır. Tekellerin mümkün olduğu kadar büyük bir pazara ihtiyacı var. Ancak aynı zamanda mutlak hakimiyete, kendileri için sınırsız erişime, ancak rakipleri için mümkün olan maksimum kısıtlamaya ihtiyaçları var. Sonuç olarak korumacılık ve bölgeselleşme biçimlerine doğru bir eğilim olacaktır. Her Büyük Güç, çevresinde bölgesel bir blok oluşturmaya çalışacak ve diğer Güçlerin erişimini kısıtlamaya çalışacaktır. Tanım olarak, bu çok sayıda çatışmaya ve nihayetinde savaşlara yol açmalıdır.”[16]

 

Böyle bir eğilim, 1914-1945 arasındaki iki Dünya Savaşı arasındaki tarihsel dönemde gözlemleyebileceğimiz gibi tarihsel paralellikler olmadan gerçekleşmez. Şimdi yine böyle bir gelişmenin başlangıcını görüyoruz. Bu, dünya ticaretinin üretime ilişkin durgunluğunda olduğu kadar sınır ötesi yatırımların durgunluğunda da yansımaktadır. (Bkz. Şekil 4)

 

Şekil 4. Dünya Ticaretindeki Değişiklikler ve Doğrudan Yabancı Yatırım, 1980-2015[17]

 

 

Ayrıca, Rusya ve Çin'de de ulusal para birimlerinde ödemeleri artırma yönünde temel bir eğilim var. Aynı şekilde, bu eyaletlerde altın üretiminde önemli bir artış var. Aslında Rusya, Stalin'in 2.100 metrik tonluk tarihi rekorunu geçerek, dünyanın en büyük beşinci altın rezervine sahip devleti haline geldi. Devlet şirketi Gazprom şimdi altın eşdeğeri ile ilgili bir ödeme sistemini tartışıyor. Bugün Rusya Merkez Bankası, dünya altın ve döviz rezervlerinin %17'sinden fazlasını elinde tutuyor.[18] Bu tür politikalar ABD bankacılık sistemine daha az bağımlı hale gelmektedir.

 

Son olarak, kapitalizmin tarihsel krizinin arkasındaki itici güç olan temel eğilime dikkat çekmek istiyoruz: kâr oranının uzun vadeli düşüşü. Yaygın olarak bilindiği gibi, Marx, bu temel yasayı Capital 3. Cilt’te işlemiştir. Temel olarak, uzun vadede, artı değerin payının, üretime yatırılan tüm sermayeye (makinelere, hammaddelere, vb. ve ayrıca işçilere ödenen ücretlere) göre daha küçük olduğu anlamına gelir. Bu nedenle, sermayenin genişletilmiş düzeyde yeniden üretimi için potansiyel olarak kullanılabilecek artı değer giderek azalır. Bu, kapitalistlerin üretimin genişlemesine yatırım yapmaları giderek daha az karlı hale geldikçe, kaçınılmaz olarak aksamalara ve krizlere ve tarihsel bir düşüş eğilimine yol açar.[19]

 

Doğal olarak, aşırı sermaye birikimi, aşırı meta üretimi ve kâr oranının düşme eğilimi doğrusal bir süreç değildir, ancak temposu ve dinamikleri çeşitli karşı perdeleme eğilimlerinden etkilenir - en önemlisi - sınıflar arasındaki güçler, yani politik sınıf mücadelesi.[20]

 

Bununla birlikte, bu tür faktörler, bir süre için kâr oranındaki düşüşü yavaşlatabilir (örneğin, neoliberal saldırının, emperyalist küreselleşmenin ilerlemesinin ve Stalinist işçi devletlerinin çöküşünün bir sonucu olarak 1990'larda olduğu gibi) veya geçici olarak durdurabilirken, uzun vadede düşüşü durduramazlar, hatta tersine çeviremezler. (Bkz. Şekil 5)

 

Şekil 5. Çekirdek ve Çevre Ülkelerde Dünya Kar Oranı ve Ortalama Oran (1869-2010)[21]

 

 

 

 

 

 

 

II. Kapitalistlerin İşçi Sınıfına Karşı Küresel Saldırısı

Kâr oranındaki bu düşme eğilimini durdurmak için kapitalistler, işçi sınıfına yönelik saldırılarını hızlandırıyorlar. Bu, eski emperyalist ülkeler için, yeni Büyük Güçler Çin ve Rusya için olduğu kadar yarı-sömürge ülkeler için de geçerlidir. Bu, diğerlerinin yanı sıra, çoğu ülkede - Kuzey'de olduğu kadar Güney'de de - işgücünün gelir payının azalmasına yansır.[22]

Bu konuda iyi araştırmalar yapmış iki ekonomist olan Loukas Karabarbounis ve Brent Neiman, küresel emek payının 1975'te kabaca %64'ten 2012'de yaklaşık %59'a düştüğü sonucuna varmışlardır. (Bkz. Şekil 6)

Şekil 6. Düşen Küresel İşgücü Payı[23]

Aynı tabloyu diğer G20 ülkelerinin yanı sıra tüm Büyük Güçler için işgücü paylarını veren bir başka şekilde de görüyoruz. (Bkz. Şekil 7) Bu istatistiğe göre, düzeltilmiş işgücü payları 1991-2011 arasında yaklaşık %63'ten %58'e düşmüştür.

Şekil 7. Seçilmiş G20 Ülkelerinde Düzeltilmiş ve Düzeltilmemiş İşgücü Payları, 1991-2011[24]

Emek dostu bir kurum olarak tanınmayan Uluslararası Para Fonu (IMF) bile bu gerçeği kabul etmek zorundadır. Büyük bir çalışmada, IMF şunları buldu:

“1991 ile 2014 yılları arasında 35 gelişmiş ekonomiden oluşan bir örneklemde, emek payı, 2014 gelişmiş ekonomi GSYİH'sının yüzde 78'ini oluşturan 19'da azaldı ve geri kalanında yükseldi veya nispeten sabit kaldı. İşgücü paylarının ülkeler arası genel dağılımı, yükselen piyasalarda ve gelişmekte olan ekonomilerde gelişmiş ekonomilere göre önemli ölçüde daha fazladır. 54 yükselen piyasa ve gelişmekte olan ekonomiden oluşan bir örneklemde (ortalama olarak, örnekleme döneminde işgücü payındaki düşüş 1990'ların başında yoğunlaşmıştır), 2014 yükselen piyasa GSYİH'sının yaklaşık yüzde 70'ini oluşturan 32 ekonomide işgücü payı azaldı”[25]

Şekil 8'de, eski emperyalist ülkeler (“İleri Ekonomiler”) ve diğer ülkeler için 1980-2014 yılları arasında düzeltilmiş emek payının gelişimine ilişkin IMF rakamlarını görüyoruz.

Şekil 8. Düzeltilmiş İşgücünün Gelirdeki Gelişimi (Yüzde)[26]

Şekil 9 ve 10'da, ABD, Japonya, Almanya, Çin, Hindistan, Meksika ve Kolombiya gibi bir dizi önemli ülke için emek payının gelişiminin bir dökümünü görüyoruz. Yine, son ülke hariç, dinamik aynı azalan.[27]

Şekil 9. En Büyük Ekonomilerde Düşen İşgücü Payları[28]

Şekil 10. Gelişmekte Olan Ekonomiler İçin Azalan İşgücü Payı[29]

IMF çalışmasının yazarlarının başka bir araştırma makalesinde detaylandırdığı gibi, bu kapitalist saldırıların yükünü, işçi sınıfının kitlesi -düşük ve orta vasıflı emek- üstlendi. Yalnızca, genellikle ayrıcalıklı işçi aristokrasisinin bir parçası olan üst tabaka, gelir paylarını artırabildi. (Bkz. Şekil 11)

“Küresel emek payındaki düşüş, düşük ve orta vasıflı emek tarafından karşılandı. 1995-2009 döneminde, toplam işgücü gelir payları yüzde 7'den fazla azalırken, küresel yüksek vasıflı işgücü payı yüzde 5'ten fazla arttı.”[30]

Şekil 11. Beceri Düzeyine Göre İşgücü Payı Gelişimleri ve İşgücü Kompozisyonu (Yüzde) [31]

 Şekil 12, 1995-2009 yıllarında Çin'de ve diğer yedi önemli gelişmiş yarı-sömürge ülkede gelir üzerindeki ücret payının gelişimini göstermektedir. Gördüğümüz gibi, Brezilya hariç tüm ülkelerde emek payı azaldı. Bu ülkelerde işçi sınıfının alt ve orta tabakalarının gelirden aldığı pay azalmakta, üst tabakaların payı ise artmaktadır.

Şekil 12. Workers’ Education tarafından tanımlanan Beceri grubuna göre Ücret Payı, 1995- 2009 (Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Güney Kore, Türkiye)[32]

İşçi ücretlerindeki bu düşüşün tersine gelişmesi, kapitalistlerin kârlarındaki muazzam artış olmuştur. 1980 ve 2016 yılları arasında dünyanın bölgelerindeki ilk %1'lik gelir paylarının evrimini gösteren, yakın zamanda yayınlanan ve oldukça bilgilendirici 2018 Dünya Eşitsizlik Raporu'ndan bir rakamı yeniden üretmekle yetiniyoruz. (Bkz. Şekil 13)

Şekil 13. Dünya Genelinde En Yüksek %1'lik Gelir Payları, 1980–2016 [33]

Çeşitli nedenlerle işçi sınıfına yönelik saldırıların küresel karakterini daha ayrıntılı olarak ele aldık. İlk olarak, üretim tarzının gerilemesi ile karşı karşıya kalan kapitalist sınıfın, ücret payını sistematik olarak azaltarak artı değeri artırmaya çalıştığı şeklindeki Marksist yasanın geçerliliğini göstermek istiyoruz. İkinci olarak, emekçi halkın yaşam standardının bozulmasının derin karakteri, emperyalist burjuvazinin, nefretlerini gerçek suçludan ve sınıf kardeşlerine ve sınıf kız kardeşlerine karşı başka yöne saptırmak için şovenizm ve şovenizm yoluyla işçi sınıfını karıştırma ve manipüle etme arzusunu artırmaktadır.

Üçüncüsü, bu işçi sınıfının emperyalist devlete sadakatinin maddi temelini nesnel olarak baltaladığı için, emperyalist ülkelerdeki proletarya kitlesine (düşük ve orta vasıflı çoğunluk) yönelik şiddetli saldırılara dikkat etmek önemlidir ve, dolayısıyla “onların” burjuvazisine. Bu da, devrimci yenilgicilik, yani emperyalist efendilere karşı sınıf mücadelesi için verimli bir zeminin ön koşullarını yaratır.

Son olarak, proletaryanın üst katmanları ile alt ve orta katmanlar arasındaki emek gelirindeki farklı eğilimleri tanımak çok önemlidir. Öncekilerin gelir payının görece olumlu gelişimi, işçi sınıfının bu ayrıcalıklı kesimi arasındaki aristokratik ve emperyalizm yanlısı, yani sosyal-emperyalist eğilimler için nesnel, maddi bir temel oluşturur.

 

III. Kapitalizm ve Göçün Artan Önemi

Emperyalist ülkelerde önemi giderek artan işçi sınıfının önemli bir kesimi göçmenlerdir. Diğer yayınlarda kapsamlı bir şekilde detaylandırdığımız gibi, işçi sınıfının bu katmanı ulusal olarak eziliyor ve ekonomik olarak aşırı sömürülüyor. , yani kapitalistler göçmenlerin emeğinden fazladan kar elde ederler.[34]

 

Güney'den emperyalist Kuzey'e göç, yarı-sömürge ülkelerdeki artan yoksulluk ve artan sayıdaki savaşların yanı sıra çevre felaketleri nedeniyle son on yılda hızlandı. Ayrıca kapitalistler, göçmenleri ucuz emek olarak sömürmek için daha yoksul ülkelerden emperyalist metropollere ithal etme sürecini giderek daha fazla teşvik ediyor. Bunun arka planında bir yanda kapitalistlerin ücret maliyetlerini (ve eğitim maliyetlerini) düşürme isteği yatmaktadır. Öte yandan, emperyalist devletler, genç işgücünde sürekli bir azalma ile karşı karşıyadır.[35]

 

Hollandalı bir iş yöneticisi, Wall Street Journal'a verdiği bir röportajda, “Avrupa Birliği, 2050 yılına kadar 32 milyon eksik kalacak. Bu, 50 milyona kadar çıkabilir, çünkü nüfusun önemli bir kısmı hala kaliteli bir eğitime sahip değil. Ne istersen yapabilirsin, ama üretkenlikte bir artış yardımcı olmaz, emeklilik yaşını yükseltmek yardımcı olmaz, göçmenlik üzerinde çalışmak zorunda kalacaksın. Başka seçenek yok."[36]

 

ABD'deki durum çok daha iyi değil. Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu verilerine göre, her 100 çalışma çağındaki Amerikalı için şu anda 65 yaşında veya daha büyük olan 21 kişi var. Ancak bu oran 2030 yılına kadar 35'e çıkacak.[37]

 

Benzer şekilde, Boston Consulting Group, Çin'in 2020 yılındaki fazlasının (yaklaşık 55.2 milyon ila 75.3 milyon işçi) keskin bir şekilde tersine dönebileceğini ve 2030 yılına kadar 24,5 milyon kişiye kadar bir kıtlığa dönüşebileceğini tahmin ediyor.[38] BM'nin Dünya Nüfus Beklentileri, Çin'in nüfusunun 1.409 milyondan (2017) 1.020 milyona (2100) düşmesi bekleniyor.[39]

 

Rusya da işgücü sıkıntısı perspektifiyle karşı karşıya. Putin'in maliye bakanlığı, 2035 yılına kadar çalışan nüfusta %4'lük bir düşüş öngörüyor. BM, ülke nüfusunun 2017’de 144 milyon olan nüfusunun 2030’da 140,5 milyona, 2050’de 132,7 milyona (2050) ve 2100’de 124 milyona düşeceğini tahmin ediyor.[40] Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi'ndeki (RANEPA) Sosyal Analiz ve Tahmin Enstitüsü, 2025 yılına kadar iş gücünün yılda yaklaşık 0,8-0,9 milyon kişi azaldığını öngörüyor. Rusya'nın 1999'dan bu yana artan işgücü, bir yıl önce 1 milyon azalarak Temmuz 2017'de 76,3 milyon kişi oldu.[41]

 

Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, son birkaç on yılda Güney'den milyonlarca insan, Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Okyanusya'nın nispeten zengin bölgelerine ulaşmayı başardı. (Ayrıca bkz. Şekil 14) ABD'de göçmenlerin genel nüfus içindeki payı 1960’da %5,2'den 2000’de %12,3'e ve 2010’da %14'ün  ve 2017’de %16'nın üzerine çıkmıştır. Batı Avrupa'da göçmenlerin nüfus içindeki payı yaklaşık 1960’da %4,6'dan  2010’da yaklaşık %10'a  ve 2017’de %14,4'e yükseldi.[42]

 

Birleşmiş Milletler, en son göç raporunda şunları tahmin ediyor: “2000 ile 2015 yılları arasında, pozitif net göç, Kuzey Amerika'da nüfus artışının yüzde 42'sine ve Okyanusya'da yüzde 31'ine katkıda bulundu. Avrupa'da, pozitif net göçün yokluğunda 2000-2015 döneminde nüfusun büyüklüğü azalacaktı.”[43]

 

Yükselen bir emperyalist güç olan Rusya da özellikle Orta Asya cumhuriyetlerinden yoğun bir göç süreci yaşıyor. Resmi istatistiklere göre şu anda Rusya'da yaklaşık 11,6 milyon yasal göçmen ikamet ediyor. Ayrıca 5-8 milyon göçmen daha çalışmak için ülkeye yasadışı yollardan girmiştir. Göçmenlerin Rusya nüfusu içindeki payına ilişkin resmi rakam %8,1'dir. Ancak, Rusya'daki göçmenlerin daha büyük bir payını hesaplayan tahminler var.[44]

 

Şekil 14. 2013 Yılı Yurtdışı doğumlu ve Yabancı Uyruklu Nüfus (Toplam Nüfusun Yüzdesi)[45]

 

 

Göçmenlerin rolü, emperyalist ülkelerin metropol alanlarında yoğunlaştıkları için bu rakamların gösterdiğinden daha da önemlidir. 2000'lerin ilk yıllarında, New York'ta yerleşik işçilerin yarısı siyahtı, Latin kökenliydi ya da başka bir ulusal azınlığa mensuptu. 2000 yılında Londra'nın iç ve dış bölgelerinde yaşayanların sırasıyla %29 ve %22'si etnik azınlıklardandı.[46] Avusturya'da göçmenler resmi olarak toplam nüfusun %19,4'ünü oluştururken, başkent Viyana'da bu pay %38,5 ile daha yüksek. (İkinci ve üçüncü kuşak göçmenler de dahil edilirse bu pay daha da yüksektir.) Bu göçmenlerin yaklaşık 2/3'ü ya Balkanlardan, Doğu Avrupa'dan ya da Türkiye'den gelmektedir.

 

Sağcı popülistlerin yaydığı mitin aksine, yoksulluk ve işsizliğin nedeni göç değildir. Aslında, diğer çalışmalarda da gösterdiğimiz gibi, göçmenler aşırı sömürülüyor ve yeni ülkelerinin ulusal zenginliğine aldıklarından daha fazla katkıda bulunuyorlar. Sadece birkaç örnek vermek gerekirse: Avusturya'da göçmenler 2007'de sosyal hizmetler için 1,6 milyar € ödedi, ancak yalnızca 0,4 milyar € sosyal yardım aldı. Böylece, Avusturya devleti sadece o yıl 1.2 milyar € tahsis etti ve bunu başka amaçlar için kullandı.[47] 2007 yılına ait bu örnek, diğer çalışmaların gösterdiği gibi istisna değil, kuraldır.[48]

 

Kapitalistlerin göçmenlerin emeğinden nasıl kâr elde ettiğinin bir başka örneği de Britanya'da görülebilir. Dönemin göç bakanı Liam Byrne'e göre, "İngiliz ekonomisi" 2006 yılında yaklaşık 6 milyar sterlin kazandı. İngiltere'nin o zamanki maliye bakanına göre, göçmenlerin emeği, 2001-2006 yıllarında İngiltere'deki ekonomik büyümenin %15-20'sinden sorumluydu.[49] Yukarıda alıntılanan göç üzerine yaptığımız çalışmalarda, kapitalist süper sömürünün bu biçiminin daha birçok örneğini verdik.[50]

 

Yakın zamanda yayınlanan bir çalışma da aynı sonuçlara ulaştı. Resolution Foundation'na göre, etnik kökene dayalı ücret farkı “etkilenenlerin yaşam standartlarına büyük bir darbe” anlamına geliyordu.

 

Siyahi ve etnik azınlık çalışanları, aynı işi yapan beyaz meslektaşlarına kıyasla ücretlerinde yılda 3,2 milyar sterlin kaybediyor. Ortalama nitelikler ve iş türlerindeki farklılıkları hesaba kattıktan sonra, Resolution Foundation tarafından yapılan analiz, siyah erkek mezunların maaşı için farkın %17'ye veya saatte 3,90 sterline yükseldiğini buldu. Pakistanlı ve Bangladeşli erkek mezunların saatte ortalama 2.67 sterlin (%12) daha az kazandığını, kadın mezunlar arasında ise siyah kadınların saatte 1,62 sterlin (%9) ile en büyük ücret cezasıyla karşı karşıya kaldığını tespit etti.[51]

 

Aynı fenomen Rusya'da da gözlemlenebilir. Örneğin, göçmenler çalışma ruhsatı almak için birkaç bin ruble ücret ödemek zorunda kalıyor. Moskova'da bu tür ödemeler, bütçeye petrol şirketlerinden alınan vergilerden daha fazla gelir getiriyor![52]

 

Özetle, emperyalist devletlerde artan göçmen sayısı göz önüne alındığında, bu ülkelerde göçmenlere karşı yoğunlaşan ırkçılık ve ulusal baskı ve göçmenlerin ucuz işgücü olarak süregelen aşırı sömürüsü karşısında, göçün hem kapitalizm hem de uluslararası işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi için artan önemini şüphesiz belirtebiliriz.

 

Emperyalist ülkelerdeki göçmenlerin rolünü, 1918 öncesi emperyalist ülkelerdeki ezilen ulusların rolüyle bir dereceye kadar karşılaştırabiliriz. Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, çoğunluğu ezilen uluslara ait bir nüfusa sahipti. ABD nüfusunun büyük kesimleri ya siyahtı ya da göçmenlerdi. Herkesin bildiği gibi, ulusal sorun Rus ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünde kilit rol oynadı. (ABD, hala yükselen bir emperyalist güç olduğu için bu konuyu daha iyi yönetebilirdi.)

 

Açıkçası, günümüzün göçmenleri ile o zamanki eyaletlerdeki ulusal azınlıklar arasında önemli farklılıklar var. Göçmenler Batılı emperyalist ülkelerde nüfusun çoğunluğunu oluşturmazlar. Ancak, 1918'den önce çoğu Batı ülkesindeki göçmenlerden ve ulusal azınlıklardan kesinlikle daha önemliler. Ayrıca, çoğu ulusal azınlık, kapitalist gelişmelerinde egemen ulustan daha “geri” idi.[53] Bu nedenle, bu ezilen ulusların proletaryasının payı devlet ortalamasından daha azken, köylülüğün ve kent küçük-burjuvazinin payı ortalamanın üzerindeydi. Çoğu, emek sürecinde aktif olarak istihdam edilen işçi sınıfının bir parçası olduğu için, bugün göçmenler için bu tamamen farklıdır. Yani aslında eski emperyalist ülkelerdeki göçmenler, bileşimleri bakımından yerli nüfustan bile daha proleterdir.

 

50 yıl önce yayınlanan bir kitapta Ernest Mandel, Avrupa işçi sınıfının enternasyonalist bir bilinç geliştirmesinin nesnel zorluklarını tartıştı. Avrupalı işçilerin diğer ülkelerdeki işçilerle temas kurmasının maddi ve kültürel zorluklara dikkat çekti, çünkü o zamanlar işçilerin yurtdışında tatil yapmak veya yabancı dil öğrenmek için yeterli paraları yoktu. Ayrıca, işçi hareketinin reformist bürokrasisine, herhangi bir enternasyonalist yönelimi engellediği ve hatta ona karşı doğrudan savaştığı için saldırdı.[54]

 

Ancak, o zamandan beri önemli değişiklikler oldu. Nakliye maliyetleri azaltılarak, Avrupalı işçiler için yurtdışına seyahat etmek çok daha kolay hale geldi. Okulda İngilizce öğrenmek zorunlu hale geldikçe kültürel seviye de gelişti. Ayrıca, Avrupa'daki işçi sınıfı, bileşiminde çok daha çok uluslu hale geldi. İşçilerin büyüyen bir kısmı – göçmenler – doğal olarak yerli işçilerden daha ilerici veya enternasyonalist oldukları için değil, sadece anavatanlarıyla çok sayıda bağları olduğu için ulusal sınırları aşan bir bilince sahiptir. Bu nedenle, doğal olarak (bazı) uluslararası konularla daha fazla ilgilenirler. Avrupa'daki Arap göçmenlerin 2011'den bu yana Arap Devrimi ile yoğun ilgisi ve özdeşleşmesi ya da Müslüman göçmenlerin Filistin'deki kurtuluş mücadelesiyle güçlü dayanışması bu gerçeğin canlı örnekleridir.[55]

 

Göçmenler arasındaki kendiliğinden enternasyonalist bilince bir başka örnek, ABD'ye yürüyen Orta Amerika göçmen kervanlarının ünlü sloganlarıdır: "¡No somos criminales! ¡Somos trabajadores internacionales!” (“Suçlu değiliz! Biz uluslararası çalışanlarız!”)

 

Göçmenler yerli, egemen ulusun bir parçası değil, daha çok ulusal olarak ezilen azınlıklar oldukları için, onların büyük çoğunluğunun yeni emperyalist “anavatanları” ile yerel, ulusal olarak egemen nüfusun sahip olduğundan önemli ölçüde daha düşük bir kimliği vardır.

 

Bu, emperyalist bir ülke ile söz konusu emperyalist devlette yaşayan göçmenlerin asıl anavatanı arasındaki her futbol maçında sembolik olarak kanıtlanmıştır. Bu gibi durumlarda göçmenler, emperyalist ev sahibi ülkenin değil, her zaman orijinal anavatanlarının (bkz: Almanya veya Avusturya ile Türkiye veya eski bir Yugoslav ülkesi arasında oynanan futbol maçları; Fransa ile Cezayir arasında; ABD ile Meksika arasında oynanan maçlar) yanında yer alacaklardır. Çoğu durumda, "misafir takımın" göçmen taraftarları, "ev sahibi takımın" hayranlarından bile daha fazla. Doğru, göçmenler arasında bazı sosyal tırmanıcılar ve Quisling benzeri “süper vatanseverler” var, ancak göçmenlerin büyük çoğunluğu yeni emperyalist ev sahibi ülkeden ziyade orijinal, yarı-sömürge ana vatanlarıyla özdeşleşmeye devam ediyor.

 

Bunun, eski emperyalist ülkelerin siyasi iklimi ve sosyal istikrarı için önemli sonuçları vardır, çünkü egemen sınıf, nüfuslarının ulus devletlerine koşulsuz bağlılığına geçmişte olduğundan daha az güvenebilir. Böyle bir gelişmenin, egemen sınıfın halkını bir “dış tehdide” karşı şovenist “ulusal savunma” bayrağını toplamaya çağıracağı durumlar için önemli sonuçları vardır. Troçki'nin 1930'larda ABD'deki siyah azınlığın emperyalist savaşa karşı mücadelede potansiyel olarak önemli rolü hakkındaki gözlemi, onları vahşice bastıran bir ülkedeki sınırlı yurtseverlikleri göz önüne alındığında, bugün göçmenler durumunda gerçek bir anlam kazanıyor.[56]

 

Ayrıca, göçmenler Güney'den geldikleri ve şu anda Kuzey Amerika, Batı Avrupa veya Rusya'da yaşadıkları için önemli bir rol oynayabilir. Dünyanın iki bölgesi arasında bir tür aktarım kuşağı oluşturabilirler: Kendi ülkelerinden kuzeye militan mücadele ruhunu getirebilir ve Kuzeyden Güneye çeşitli beceri ve deneyimleri aktarabilirler.

 

Böyle bir çok uluslulaştırmanın, yerli Batı Avrupalı işçilerin bilinci üzerinde de derin etkileri vardır. Doğru, bazı sektörler daha şovenist oluyor. Bu genellikle, işçi bürokrasisinin onlarca yıllık ihanetinin ve bunun sonucunda sağ kanat popülist partilerin yükselişinin bir sonucu olarak siyasi bilinçlerindeki bir yönelim bozukluğu ve gerilemeden kaynaklanır. Böyle bir gelişme, Batı Avrupalı işçilerin daha yoksul ülkelerden gelen “yabancılara” yönelik yüzyıllardır dünyaya egemen olan ülkelerde yaşıyor olmalarının ve reformizmin işçilere böylesi bir “aristokratik bilincin” üstesinden gelmelerine yardım etmedeki başarısızlığının bir sonucu belirli bir “aristokrat içgüdüsü” tarafından da kolaylaştırılmaktadır.

 

Ayrıca işçi sınıfı, küçük burjuvazinin ve orta tabakanın etkisine karşı bağışık değildir (ve olamaz). Ayrıca, metropol alanlardaki (genellikle daha çok uluslu bir bileşime sahip olan) ve kırsal kesimdeki (genellikle daha düşük göçmen payına sahip olan) işçilerin bilinçlerinin gelişimindeki belirli farklılıkları hesaba katmak gerekir.

 

Öte yandan, mültecilerle dayanışma içinde olan, 2015 yılında birçoğu geldiğinde onlara yardım eden, İslamofobiyi reddeden ve mültecilerin ülkelerine girme haklarını destekleyen önemli bir Avrupa yerli işçi sınıfı da var. Doğru, bazen bu sektör daha büyüktür ve “kamuoyuna” hakimdir (örneğin 2015 sonbaharında ve 2016 ilkbaharında) ve diğer zamanlarda hakim olan gerici ırkçılardır. Ancak bu onların var olmadığı anlamına gelmez. Burjuva “kamuoyu” için daha az görünürler. Her halükarda, bu sektör göçmenlerle birlikte Avrupa'da işçi sınıfı direnişinin ve devrimci partilerin inşasında birincil rol oynayacaktır.

 

 

IV. Emperyalist Büyük Güç İçin Marksist Kriterler

Sonraki bölümde, emperyalist ve yarı-sömürge devletlerin ayrı ayrı tanımları için Lenin tarafından geliştirilen Marksist emperyalizm teorisinin sonuçlarına ilişkin teorik anlayışımızı özetleyeceğiz.[57]

Bir Emperyalistin ve bir Yarı-Sömürge Devletin Temel Özellikleri

 Lenin, emperyalizmin temel özelliğini ekonomiye egemen olan tekellerin oluşumu olarak tanımladı. Bununla ilgili olarak, bankacılık ve sanayi sermayesinin finansal sermayeye kaynaşmasına, meta ihracatının yanı sıra sermaye ihracatındaki artışa ve etki alanları, özellikle de sömürgeler için mücadeleye dikkat çekti.

Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme'de - emperyalizm üzerine en kapsamlı teorik denemesi - Lenin, emperyalizmin şu tanımını yaptı:

“Mümkün olduğunca kesin ve tam bir emperyalizm tanımıyla başlamalıyız. Emperyalizm, kapitalizmin belirli bir tarihsel aşamasıdır. Özel karakteri üç yönlüdür: emperyalizm tekelci kapitalizmdir; asalak veya çürüyen kapitalizm; can çekişen kapitalizm. Serbest rekabetin yerini tekelin alması, emperyalizmin özü, temel ekonomik özelliğidir. Tekel, kendisini beş temel biçimde gösterir: (1) karteller, sendikalar ve tröstler—üretimin yoğunlaşması, kapitalistlerin bu tekelci birliklerine yol açan bir dereceye ulaşmıştır; (2) büyük bankaların tekelci konumu—üç, dört veya beş dev banka Amerika, Fransa, Almanya'nın tüm ekonomik yaşamını manipüle ediyor; (3) tröstler ve mali oligarşinin hammadde kaynaklarına el koyması (finans sermayesi, banka sermayesiyle birleştirilmiş tekel sanayi sermayesidir); (4) dünyanın uluslararası karteller tarafından (ekonomik) paylaşımı başlamıştır. Savaş onu yeniden bölene kadar, tüm dünya pazarını yöneten ve onu kendi aralarında "dostça" bölen yüzden fazla uluslararası kartel var. Sermaye ihracı, tekelci olmayan kapitalizm altında meta ihracından farklı olarak, oldukça karakteristik bir olgudur ve dünyanın ekonomik ve bölgesel-politik paylaşımıyla yakından bağlantılıdır; (5) dünyanın (kolonilerin) bölgesel paylaşımı tamamlandı.“[58]

Devletlerin sınıf karakterini tanımlamanın yaygın bir kusuru, onları ayrı ayrı analiz etmeye çalışmaktır. Kişi şu ya da bu servet rakamını, şu ya da bu sayıda şirketi alır ve onlardan verili bir devletin varsayılan sınıf karakterini türetir. Ancak böyle bir yaklaşım, felsefi Weltanschauung'umuzun dayandığı yöntemle temelden çeliştiği için Marksistler için uygun değildir. Bu konuya materyalist diyalektik açısından yaklaşmadan doğru bir anlayışa varmak mümkün değildir. Marksizmin metodolojik temeli olan bu yöntem, bizi her şeyi, her fenomeni ayrı ayrı değil, başkalarıyla ilişki içinde analiz etmeye zorlar.

1920'lerde Stalinist baskıdan önce SSCB'nin önde gelen Marksist filozofu Abram Deborin bu konuyu çok iyi formüle etmişti. “Dünyada hiçbir şey kendi başına yoktur, ancak her şey bütünlüğün geri kalanıyla ilişkili olarak vardır.”[59]

Böyle bir görüş, Lenin'in 1915'te Diyalektik Sorunu Üzerine felsefi makalesinde çok veciz bir şekilde formüle ettiği şeylere ve onların gelişimine ilişkin diyalektik görüşe dayanır. Bu makalede Lenin, genel olarak gelişmenin (veya evrimin) karşıtların birliğine, mücadele ve etkileşimle karakterize edilen bir birliğe, başka bir deyişle sürekli hareket halindeki çelişki ilişkilerine dayandığını anlamanın temel olduğunu vurguladı.

İki temel (…) gelişme (…) kavramı şunlardır: azalma ve artış, tekrarlama olarak gelişme ve karşıtların birliği olarak gelişme (bir birliğin birbirini dışlayan karşıtlara bölünmesi ve karşılıklı ilişkileri). İlk hareket anlayışında, öz-hareket, onun itici gücü, kaynağı, güdüsü gölgede kalır (ya da bu kaynak dışsal hale getirilir - Tanrı, özne, vb.). İkinci anlayışta esas dikkat, tam olarak "öz"ün kaynağının bilgisine -hareket- yönlendirilir. İlk gebe kalma cansız, soluk ve kurudur. İkincisi yaşamaktır. Yalnızca ikincisi, var olan her şeyin “kendi kendine hareketinin” anahtarını sağlar; "sıçrayışların", "süreklilikteki kopuşun", "zıtlığa dönüşüm"ün, eskinin yıkılmasının ve yeninin ortaya çıkışının anahtarını yalnızca o sağlar. Karşıtların birliği (tesadüf, özdeşlik, eşit eylem) koşullu, geçici, geçici, görelidir. Birbirini dışlayan karşıtların mücadelesi, tıpkı gelişme ve hareketin mutlak olması gibi mutlaktır.”[60]

Durumlar da dahil olmak üzere şeylere, onları başkalarıyla ilişkili olarak analiz ederek yaklaşmak, doğru bir anlayışa ulaşmanın temel temelidir. Bu nedenle, belirli bir devlet yalnızca ayrı bir birim olarak değil, her şeyden önce diğer devletler ve milletlerle olan ilişkisi içinde görülmelidir. Benzer şekilde, bu arada, sınıflar yalnızca birbirleriyle ilişkili olarak anlaşılabilir. Bu apaçıktır çünkü devletler, tanım gereği, tecrit halinde var olamazlar, ancak başka devletler de var oldukları için var olabilirler. Yine sınıflar konusunda aynı şey: İşçi sınıfı olmadan burjuvazi olmaz. Kırsal işçiler ve köylüler olmadan büyük toprak sahipleri yoktur. Aynı şekilde sömürgeleri ve yarı-sömürgeleri olmayan emperyalist devletler de yoktur. Tek bir Büyük Güç yoktur, birbiriyle rekabet halinde olan birkaç Büyük Güç vardır.[61]

Bir yana, Alman merkezci teorisyen Karl Kautsky'nin 1914'te, kapitalizmin ekonomik yasalarının burjuvaziyi emperyalizm aşamasını aşmaya ve "ultra-emperyalizm" denilen bir aşamaya girmeye zorlayacağı bir teori geliştirdiğini belirtelim. Bu çağ, işçi sınıfının yanı sıra sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin artan bir sömürüsü ile karakterize edilecektir. Aynı zamanda, emperyalist güçler rekabetlerini giderek daha fazla aşacak ve tek bir emperyalist güven veya ittifakta birleşeceklerdi. Ancak bu ultra-emperyalizm teorisi 20. yüzyıl tarihi tarafından tamamen çürütülmüştür. Bununla birlikte, bugün modern emperyalizmin Büyük Güçler arasındaki rekabetle değil, küresel bir “İmparatorluğun” (örn. Negri, Panitch, Gindin, vb.) varlığıyla karakterize edileceğini öne sürerek bu teorinin yeniden düzenlenmesini savunan bir dizi revizyonist teorisyen var. Gerçekte, Çin ve Rusya'nın emperyalist karakterini reddeden ve yalnızca ABD tarafından yönetilen az çok birleşik bir emperyalist bloğun var olduğunu iddia eden Marksistler, Kautsky'nin ultra-emperyalizm teorisine çok yaklaşıyorlar![62]

Bu bağlamda devletlerin ve sınıfların karşılaştırılabilirliği, Marksist anlayışta devletlerin, Lenin'in 1917'de ünlü Devlet ve Devrim adlı kitabında belirttiği gibi, "yönetici sınıfa hizmet eden silahlı adamların özel organları" olduğu gerçeği göz önüne alındığında özellikle geçerlidir.[63] Tekellerin ve Büyük Güçlerin oluşumu, giderek tüm dünyanın rakip emperyalist devletler arasında farklı etki alanlarına bölünmesine ve çoğu ülkenin bu birkaç büyük gücün boyunduruğuna girmesine yol açtı. Bundan, Lenin'in (ve Troçki'nin) emperyalizm analizinin temel bir özelliği çıkar: emperyalist uluslar ile kapitalist açıdan az gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların büyük çoğunluğu arasındaki bağlantının bir baskı ilişkisi olarak nitelendirilmesi. Aslında Lenin ve onu takip eden Troçki de, dünya uluslarının bu ezen ve ezilen uluslar olarak bölünmesinin emperyalist çağın en önemli özelliklerinden biri olduğu sonucuna vardı:

“Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç Büyük Güç tarafından giderek artan bir şekilde ezilmesi anlamına gelir (…) Bu nedenle, sosyal-demokrat programın odak noktası, emperyalizmin özünü oluşturan ulusların ezen ve ezilen olarak bölünmesi olmalıdır ve sosyal-şovenistler ve Kautsky tarafından aldatıcı bir şekilde kaçınılır. Bu bölünme, burjuva pasifizmi veya kapitalizm altında bağımsız uluslar arasındaki barışçıl rekabetin dar görüşlü ütopyası açısından önemli değildir, ancak en çok emperyalizme karşı devrimci mücadele açısından önemlidir.”[64]

Bundan Lenin, ezilen ve ezen uluslar arasındaki ayrımın Marksist programın merkezi bir özelliğini oluşturması gerektiği sonucuna vardı: "Bu küçük-burjuva, oportünist ütopyaya karşı bir denge olarak Sosyal-Demokrasinin programı (o zamanlar Marksistler kendilerini böyle adlandırıyorlardı, Ed.), ulusların ezen ve ezilen olarak bölünmesini emperyalizmde temel, önemli ve kaçınılmaz olarak kabul etmelidir.”[65]

Emperyalist ve yarı-sömürge devletler arasındaki ilişkinin ekonomik temeli, Lenin'in bu ezilen ulusların emperyalist tekeller tarafından aşırı sömürüsü dediği şeydir. Bu süper-sömürü nedeniyle, tekelci sermaye -ortalama kâr oranına ek olarak- fazladan bir kâr elde edebilir. Bu ekstra kârlar, tekelci sermayenin zengin ülkelerdeki işçilerden halihazırda elde ettiği kârlara yapılan önemli eklemelerdir. Bu arada, bunlar, işçi sınıfının üst, aristokrat kesimlerine ve özellikle emperyalist ülkelerdeki emek bürokrasisine rüşvet vermek için temel bir kaynaktır - tekelci sermayenin egemenliğini güçlendirmeye yardımcı olan özellikler.

The Great Robbery of the South [Güneyin Büyük Soygunu] adlı kitabımızda, tekelci sermayenin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden ekstra kârlar elde ettiği dört farklı süper sömürü biçimini temel olarak detaylandırdık:[66]

i) Üretken yatırım olarak sermaye ihracı

ii) Para sermaye olarak sermaye ihracı (krediler, döviz rezervleri, spekülasyon vb.)

iii) Eşitsiz mübadele yoluyla değer aktarımı

iv) Göç yoluyla değer aktarımı (işçi sınıfının ulusal olarak ezilen bir katmanı olan göçmenlerin aşırı sömürüsüne dayalı)

Devletler arasındaki ilişki her zaman ekonomik, politik ve askeri özelliklerinin bütünü içinde görülmelidir - "bu şeyin diğerleriyle olan çok yönlü ilişkilerinin bütünü" (Lenin).[67] Emperyalist bir devlet, genellikle, şu ya da bu şekilde ezdiği ve aşırı sömürdüğü diğer devletler ve uluslarla bir ilişkiye girer - yani, ürettiği kapitalist değerinden bir pay alır. Bununla birlikte, buna bütünlüğü içinde bakılmalıdır, yani, eğer bir devlet yabancı yatırımdan belirli kârlar elde ediyorsa, ancak diğer ülkelerin yabancı yatırımlarına, kredilerine vb. çok daha fazlasını (borç servisi, kâr geri dönüşü vb.) ödemek zorundaysa, bu durum devlet genellikle emperyalist olarak kabul edilemez. Benzer şekilde, farklı baskı ve aşırı sömürü biçimleri, çeşitli kombinasyonlarda veya yalnızca bir biçimde ortaya çıkabilir, başka bir biçimde değil. Daha küçük emperyalist devletler genellikle silahlı kuvvetler tarafından yarı-sömürgelere saldırmaz veya onları tehdit etmez. Bu, Japonya gibi bir Büyük Güç için bile doğru olabilir. Bununla birlikte, ikincisi, sermaye ihracı yoluyla birçok ezilen insanı süper-sömürür, ancak göç yoluyla çok küçük bir dereceye kadar. Göçmenlerin bu tür aşırı sömürüsü, diğer yandan Japonya'dan çok daha az sermaye ihraç eden Rusya'da g